Ana Sayfa   Konya   Kulu   Yaraşlı   Kültürümüz   YA-BİR   Köy Odası   Reportajlar   Festival   Huzura Doğru   Projelerimiz   Bağışlar   Resimler   Müzik    Oyun   Yazarlarımız   YouTube   Linkler   Paylaş



Sponsor



Çocuklarımız



Sizden



Atalarımız



Yaraşlıdan


  • Hz. Mevlana
  • Mutfağımız
  • Giysilerimiz
  • Örf ve Adetlerimiz     Özellikle Mevlana, Mevlevi, Hüdavendigar ve Mollayı Rum lakaplarıyla; Belhi, Rumi ve nadir de olsa Konevi nisbeleriyle anılan Celaleddin Muhammed, bugün Afganistan'ın kuzeyinde yer alan Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Alimler yetiştiren bir ailenin ferdi olan babası Baha'uddin Veled'in Belh'te sahip olduğu büyük maddi ve manevi zenginlikler içerisinde çocukluk yıllarını geçirmiş ve sonrasında vatanı Konya olmuştur. Konya'daki hayatı, ailesi, dergahı ve eserlerine intikal eden fikirleri, O'nu günümüze çok canlı bir şekilde taşımıştır. O, daha çok ilahi aşk, sevgi, zarafet ve hoşgörüyü hatıra getiren ve İslam inancını gönüllere bu bakışla sunmayı hedef edinen bir anlayışın öncüsü olarak kabul görmüştür.

    Mevlana'nın hayatı ve Mevlevi yolu ile ilgili bazı önemli tarihler şu şekilde kaydedilebilir:
  • Mevlana'nın doğumu: Belh, 6 Rebiülevvel 604 / 30 Eylül 1207
  • Ailesiyle Belh şehrinden hicret: 610 / 1212 veya 618 / 1221 tarihlerinde
  • Hicaz'a gittikten sonra Şam yoluyla Anadolu'ya geçiş, bazı şehirlerde bulunduktan sonra Larende'de ikamet edilirken Mevlana'nın Gevher Hatunla evlenmesi: Larende (Karaman), 622 / 1229
  • Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in doğumu: Larende, 623 / 1226
  • Konya'ya varış: 626 / 1229
  • Sultanu'l ulema Bahauddin Veled'in vefatı: Konya, 18 Rebiülahir 628 / 12 Ocak 1231
  • Seyyid Burhaneddin-i Muhakkik'in Konya'ya gelişi: 629 / 1232
  • Seyyid Burhaneddin'in vefatı: Kayseri, 638 / 1240- 1241
  • Şems-i Tebriz'in Konya'ya gelişi: 26 Cemaziyelahir 642 /23 Ekim 1244
  • Şems-i Tebrizi'nin Konya'dan ilk ayrılışı: 643 / 1246
  • Ricalarla geri dönmüş olan Şems'in ortadan kayboluşu: 645 / 1247
  • Mevlana'nın Konya'lı Kuyumcu Selahattin'i halife tayin edişi: 647 / 1249
  • Kuyumcu Selahattin'in vefatı: 657 / 1258
  • Mevlana'nın vefatı: 5 Cemaziyelahir 672 /17 Aralık 1273

         "Sultanu'l Ulema (Alimlerin Sultanı) " ve "Mevlana-yı Buzurg (Büyük Efendimiz)" lakaplarıyla anılan Mevlana'nın babası Ahmet Hatibi Oğlu Bahaüddin Veled Belh'te etkin bir alin ve sufi olarak yaşamaktaydı.Onun kubveriyye tarikatının müessisi Şeyh Necmeddin-i Kübra (ö. 618/1221)'nın talebesi olduğu kaydedilir ve tarikattaki silsilesi,Ahmet-i Gazzeli (ö.517 / 1123)'ye ulaştırır.
         İslam dünyasının önemli merkezlerinden biri olan Belh'te Xlll. asrın ilk yarısındaki mevcut ilmi ve siyasi ortamdan rahatsızlık duyan Mevlana'nınbabası,bütün aile efradı ve çevresiyle hicreti tercih etti,Hac maksadıyla yola çıkarak Nişabur,Bağdat,Mekke,Şam gibi şehirleri dolaşarak Anadoluya ulaştı.Aile yol boyunca büyük alaka gördü,Mevlana babasının yanında bu ilk yolculuğunda bir çok ünlü alimle sufi ile karşılaştı.Onların sohbetlerine tanık oldu.Larende'ye bügünkü Karaman'a vardıklarında Mevlana ve ailesi için önemli gelişmelerinin yaşandığı bir döneme de girilmiş oldu muhtemelen burada geçen yedi yıl zarfında Mevlana,kafilede yer alan Hace Lala Şerefettin-i Semerkandi'nin kızı Gevher hatun'la evlendirildi,iki oğlu Sultan Velet ve Alaaddin Çelebi dünya'ya geldi,"Mader-i Sultan (Sultan'ın annesi)"lakabıyla anınlan validesi Mümine hatun vefat etti,Konya'ya intikal ettiklerinde Sultan Alaaddin Keykubat ve emirleri tarafından büyük alakayla karşılandılar.

         Konya'ya varıştan iki yıl sonra ailenin reisi Bahauttin Velet 80 yaşında vefat etti.

         Genç Mevlana'dan alim,müderris ve müftü babasının yerini alması istendi.Babasının müritlerinden Tirmizli Seyyit Burhanettin bir yıl sonra Şeyhine görmeye Konya'ya geldi ve esas olarak babasından dini ilimleri öğrenmiş olan Mevlananın tasavvufi talim ve terbiyesiyle meşgul oldu ve ayrıca bu arada Halep ve Şam'da tahsilini ikmal etmesi hususunda'da tavsiyede ve rekabette bulundu.Buluşmalarından dokuz yıl sonra, kendisine babasının manevi yönünü tanıtıp üzerinde derin izler bırakan Seyyit Burhanettin Kayseri'de vefat etti.Bundan beş yıl sonra Şems-i Tebrizi Konya'ya geldi ve aralarındaki sohbetler büyük bir etkileşmeye neden oldu.Mevlana'nın bu buluşmadan sonra gerek hayatında ve gerekse gönül dünyasında büyük değişiklikler meydana geldi.Onun Şems'le olan yakın münasebetini kendileriyle eskisi gibi alakadar olmaması hazmedemeyenlerin tepkileri sonucunda Eflaki'nin belirttiğine göre 16 ay kadar sonra Şems Konya'dan ayrıldı.Ancak bu gidiş onu çekemeyenleri tatmin edecek bir sonuç sağlamayıp Mevlana yine çevresindekilerle ilgilenmedi.Bu durumu görenlerin ve Mevlana'nın talepleriyle oğlu Sultan Veled,önceki tatsızlıkların yaşanmayacağını Şems'e anlatıp onu ikna ederek birlikte Şam'dan Konya'ya döndüler.Fakat aynı nedenlerle ayrılık kaçınılmaz oldu ve üç yıl kadar süren bu münasebet artık tamamen sona erdi.Mevlana,derinden etkilendiği buluşma ve ayrılıktan sonra,önce Ümmü Konyalı Kuyumcu Selahatin'i kendisine halife ve hemdem edindi, oğlu Sultan Veled'i onun kızı Fatma Hatun'la evlendirdi. Bu yıllar, huzuru, sükunu aradığı; derdini, aşkını, heyecanını gazellerinde ve rubailerinde dile getirdiği bir dönem oldu. Kuyumcu Selahattin ile olan beraberliği on yıl sürdü. Onun vefatından bir müddet sonra aynı sıfatla Hüsamettin Çelebi'yi tayin etti. Ömrünün son ondört, onbeş yılını Mesnevi'yi söylemekle geçirdi. Bu eserin teşvikçisi ve yazıcısı Hüsameddin Çelebi'ydi.

         Mevlana'nın Gevher Hatun'la evliliğinden Sultan Veled ve Muhammed Alaaddin, onun vefatından sonra evlendiği Kira Hatun'dan da Alim Çelebi ve Melike Hatun dünyaya geldi. Mevlana'nn postunda Sultan Veled, Onun oğlu Ulu Arif Çelebi (ö. 719 / 1329) soyundan gelenler bulunmuştur.Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu.O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.


    Başa Dön

    YÖRESEL YEMEKLERİMİZ
    Etli ekmek


    Etliekmek  

    Konya'da bundan 60-70 yıl önce çarşıda katıkçı dükkanları ile tek tük aşçı dükkanı ve lokanta ile bol miktarda kebapçı dükkanı bulunuyor idi. Bu kebapçı dükkanları genellikle bugün Kebapçılar içi denilen yerde toplanmışlardı. Çarşı esnafı; lokanta yemeklerinden ziyade kebapçı dükkanlarında speciallerle karın doyururdu. Çünkü lokantalardaki sulu yemeklerin en iyilerini evlerinde yiyebilirlerdi.
       Etliekmek, kuşbaşı köfte satılan kebapçı dükkanlarında hazırlanırdı. Bugün olduğu gibi hazırlanıp pişirilen yerde yenmezdi. Etliekmeğin içi dükkanda hazırlanır, çıraklar tarafından muhtelif yerlerde bulunan etliekmek fırınlarında pişirilir, dükkanda bekleyen müşterilere sunulurdu. Bu etliekmek fırınlarından bazıları Mahkeme Hamamı, Kayıklı Kahve ve Kunduracılar içinde bulunuyorlardı.

      

    Kebapçı dükkanlarında hazırlanan etliekmek içleri ise; kasaplardan gövde olarak gelen koyun etleri kalfalar tarafından parçalanırdı. Buna o günün deyimiyle et bozmak denilirdi. Her kebapçı dükkanının iş kapasitesine göre 10 ile 30 gövde arasında et gelebilirdi. Etler tezgahlar üzerine yatırılır, parçalama bıçaklarıyla ayrılır; kuşbaşılıklar, köftelikler ayrı bir tarafa konulur, etlerin sinirleri ayrılır ve etliekmek için ayrılan parçalar yarım metre boyundaki bir çift bıçakla kıyılırdı.
    Sebzeler de aynı şekilde doğranarak kıyılmış ete karıştırılırdı. Et hiç bir zaman makina ile çekilmezdi. Köfte etlerinde bile bıçak kullanılırdı. Bunun için hazırlanan bu içlere bıçakarası denilmiştir.
       Normal etliekmeklerde 60 gr kıyma, 100 gr sebze (soğan, domates, biber) kullanılır. Bol etli isteyenlere ise 120 gr et, 100 gr sebze kullanılır. Onun için bu tip etliekmekler için bol deyimi kullanılırdı.
       Ayrıntılarından bahsettiğimiz etliekmeğin ustalarından bahsetmemek haksızlık olur. En eski etliekmek ustaları olarak Selanikli Halil, Halepli Hasan, Kara Mustafa, Kılıcı Mustafa, Doruk Ahmet, Kebapçı Osman Vefa gibi isimleri sayabiliriz.

    Fırın Kebabı

    Fırın Kebabı Koyunun muayyen yerlerinden alınan parçalar usulüyle iki aşamadan geçirilerek fırında pişirilerek hazırlanır. Okkayla satılırdı. Bir porsiyonu yüz dirhemdir. Yanına kuru soğan verilir. Konya'nın en ünlü fırın kebapçıları Gazyağcı Şükrü ve Arif ustalardır. Gazyağcı Larende Caddesi'nde, Şükrü Bedesten'de, Arif usta Çarıkcılar içinde mesleklerini icra ederlerdi. Bu arada bazı aşçı dükkanlarını da unutmamak gerekir. Kuzu başları tandır

    Başa Dön

    Konya Giyimleri

    Her ulusun, her şehrin hatta her kasaba ve köyün kendine göre gelenek halinde devam ettire geldiği bir giyiniş şekli vardır. Konya'nın Cumhuriyetten önceki yıllarda özel bir biçimde bir giyim, kuşam, görenek ve adetleri vardır. Konya'nın bu kıyafeti Akşehir'de biraz değişmekte buna karşılık şehrin hemen kıyısında bulunan Sille Bucağının tamamen değişik bir biçimde kıyafeti vardır.Şimdi de Konya'nın kadın, erkek kıyafetleri üzerinde duralım : Konya kadının ev içi ve dışarıya giyilmek üzere iki kıyafeti vardır. Başta bir çember, üstünde işlik, alta (don) şalvar, ayağında ince yemeni biçiminde terlik veya örme patik bulunurdu. Bu kadının normal günlük iş kıyafetiydi. Konya kadının dış kıyafeti şu parçalardan meydana gelmektedir. a) İç Çamaşır : Eskiden kadın ve erkek için, iç çamaşırı bükme iplikten, ev tezgahlarında dokunarak, çamaşır bezi denilen kıvrık pamuklu bezden yapılırdı. Buna kıvratmada denilirdi. İç gömleklerin yakaları yoktur. Erkek ve kadının kol uzunluğu bileklerine kadar uzanmaz, etekler ise diz kapakları üzerine varırdı. Göğüs kısmı açık olurdu. İç çamaşırı kol ağızları ve boğaz kenarları kadınlarda oyalarla süslenirdi. İç don belden topuk üzerine kadar uzundu, paçaları çok dardı. Bel kısmı uçkur ile bağlanır, geniş olarak dikilirdi. Dış elbiseler ise, kadınbaşına koyu kırmızı bir fes giyerdi. Bu fesin kirlenmemesi için, fesin içine kellepoş denilen kısa kenarlı takke giyilirdi. Fesin etrafına ipekten ince bir şifon sarılır. Bunun üzerine ayrıca bir yazma dolanırdı. Şifonun faydası, başa iğne takıldığı zaman, iğne ağırlığının dengesini sağlar, fesin üzerine iki ucu sağ ve sol omuzda bulunan renkli çember örtülürdü.

    b) Entari : Konya'dan eskiden entariye pek ilgi gösterilmezdi. Ancak gelinler, birde yaşlı kadınlar entari giyerlerdir. Çünkü işlik ve şalvar entariden daha çok giyilirdi.

    c) İşlik : İşlik vücuda yapışırcasına sıkıca dikilen bir dış giyecekti. Yakadan göğüs boşluğu üzerine uzanır, buraya kadar düğmeli ve kapalı idi. Kolları bileklere kadar uzun olup, burada kol genişliği bir düğme ile daraltılarak giderilirdi. İşliklere, ala, kadife, pazen, basma, kutmişetari, şelaki, astar, kaput, humayun, yandım alamadım ve alpaktı. Renkleri ise, mevsimine göre seçilirdi. Bahar ve yazın yeşil, koyu yeşil, beyaz, açık sarı, nar çiçeği rengi ile açık mavi beğenilirdi. Sonbahar ve kışın ise koyu renklere ilgi gösterilir. Bunlar, koyu gri ve koyu mavi idi.

    d) Şalvar : Bir kadının giydiği şalvar 8-9 metre kumaştan yapılırdı. Akşehir ve çevresinde 14 metre kumaştan bir takım elbise yapıldığı söylenir. Şalvar, belden topuklara kadar uzanır, gayet bol dikilir, çekme payı buna eklenmektedir. Paçalar oldukça dar olup, vücudun hatları şalvarın kıvrımları arasında belirsiz hale gelmektedir.

    e) Hırka : Hırkanın içi astar, üstü şelaki ve diğer kumaşlardan yapılır. İçerisine pamuk döşenerek aynı yorgan biçimi dikilmektedir. Etekleri kalçaya kadar uzun olup, bir çeşit cekete benzer.

    f) Salta : Yünlü kumaştan dikilen, kollu ve ön kısmı açık, etekleri kısa, yarım ceketi andıran bir yelektir. Saltalar çok süslü yapılır. Sırma ve kaytanlarla çeşitle bezemeler yapılır. Saltalara ayrıca madeni parlak pullarda dikilir.

    g) Kebe : Bir çeşit salta olup kolları ve göğüs kısımları işlemelidir.

    h) Ayakkabı : Deve derisinden yapılmış, parlak arka kısmı açık pabuç, yanları lastikli uzun konçlu, bir çeşit topuklu kunduradır. Ayrıca mestle de giyilirdi.

    i) Süs ve Takılar : Fesin üzerine veya göğsüne elmas iğne takılırdı. Ayrıca boğaz kısmına inci mahmudiye, hamidiye, beşibiryerde altınlar ile altın kordonlu cep saati takılırdı. Parmaklarda kıymetli taşlı yüzükler, kulaklarda elmas küpeler takılırdı. Fakat bu takılar her kadında bulunmazdı. Kollardaki çeşitli bilezikler kadının en önemli ziğnetini ve süsünü meydana getiriyordu.

    Erkek Kıyafetleri

    Konya'nın erkek kıyafetleri, birbirinden farklılık arz eder. Her erkeğin görevine göre kıyafeti de vardır. Kıyafetlerinden o kişinin ne olduğu kolayca anlaşılırdı.

    1) Ulema Kıyafeti : Başta kırmızı veya deve tüyü rengi bir fes, üzerine açıldığı zaman bir adam boyu uzunlukta beyaz tülbent sarık bulunurdu. Fesin altında aynı kadın kelleposu gibi erkeklerin giydiği ve adına terlik denilen takke vardı. Başka bir çeşidi de üç peşli, astarlı entari giyilirdi. Sonradan bu usul terk edildi. Bu entari üzerinde de şal kuşak kuşanırdı.

    2) Abdestlik : Çuhadan, softan veya kıldan yapılmış bir çeşit pardesü olup, cep yerleri olmakla beraber cep keseleri yoktu.

    a) Cübbe : Kaşmir kumaştan yapılırdı. Aynı abdestlik biçiminde olup, ceplerin hem yeri, hem kesecikleri vardı.

    b) Lata : Yakası kalkıkça, iç göğüslerde cepleri vardı. Ağır kumaştan yapılan lata cübbeye benzerdi. Yakasından çapraz bulunan bir çeşit pardesü denilebilecek biçimdeydi.

    c) Biniş : Kol ağızları çok geniş bir çeşit cüppedir. Ayakkabılar, kalloş kundura ve mestten ibaretti.

    2) Esnaf Kıyafeti : Bu tip kişiler orta yaşlı kimselerden oluşurdu. Başlarında genellikle kırmızı fes, üzerine yazma sarık, sırtta koyu renklerin hakim olduğu salta, meydani işlik, ilmiye sınıfına benzeyen şalvar, ayakta beyaz yün çorap ve yemeni belde silahlıkla şal kuşak bulunurdu.

    3) Efe (Hovarda) Kıyafeti : Başta açık kırmızı, uzun sivri fes, arkada uzun koca püskül üzerinde kırmızı ince cemberli sarık işlik dar ve uzun kollu, yaka kapalı, karın boşluğuna kadar etek çapraz düğmeli ve ilikli, vücuda sıkı oturmuş bir çeşit gömlek. Bu gömlek pamuklu bezden yapılır, dokunuş çizgilerine göre isim alırdı. İnce meydan, beşparmak, meydai gibi işliğin üzerine kol uçları bileklerden dört parmak yukarıda dar vaziyette, içi astarlı ön kısımları kavuşmayan salta giyilirdi.

    a) Cepken : Etek, kol, yaka ağızları kaytanla süslü olan bir çeşit saltaya benzeyen cepkendi. Cepkenin yaka ve etek kısımları işlemeliydi.

    b) Kuşak ve Silahlık : Kuşaklar, gürün, trablus, acem, kesmiş, Tosya şallarından yapılır. Arasına yumuşak deriden yapılmış, bir çeşit cep görevini gören kat kat bulunan silahlık kuşanılır.

    c) Şalvar : İlmiyle (Ulema) sınıfından farklıydı. Diz kapaklarından aşağıya kadar uzanırdı. Bu sebeple adına şalvar yerine "dizlik" denilirdi. Ayaklarında kundura ve yün örgü çorap bulunurdu.

    Cumhuriyet devrinde erkek kıyafetlerinde büyük çapta bir değişiklik olmakla beraber, kadınların giyiminde fazla bir değişiklik olmamıştır. Özellikle köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınların en önemli giysisi şalvar, işlik, yelek ve poşudan oluşmaktadır. Ayaklara kışın mest ve lastik, yazın ise çorap ve lastik ayakkabı giyilir.

     Geleneksel Konya Kıyafetleri

    Başa fes giyilmiş üzerine tülbent sarılmıştır. İpekli gömlek (meydani) üzerinde salta denilen, dar kollu yakasız ve cepsiz cepken giyilmiştir. Belde dokuz gözlü silahlık, bunun üzerine kırmızı-beyaz yollu şal sarılmıştır. Yeşil veya gri renkli, çuhadan yapılmış şalvar ile uzun yün çorap ve ayağına kundura giymiştir. Konya'lı genç armasını kuşanmış ve elinde tüfek tutmaktadır.

    Sille kıyafeti ile merhume Hatice Kartal görülüyor. Başta fes üzerine tül sarılmıştır. Bele kadar uzanan saçlar altın paralarla süslenmiştir. Göğüs tülü üzerine dik yakalı, kolsuz yelek giyilmiştir. Bunun üzerinde "zıppa" denilen üçgen bir kuşak bulunmaktadır ve bunun üzerine gümüş tokalı kemer bağlanmıştır. Ayakta galloş denilen yumuşak mestler giyilmiştir
    Başa Dön KONYA AİLELERİNDE ESKİ EV ADET VE GELENEKLERİ

    Eskiden Konya'lı bir ailenin dört mevsimine göre ayrılmış bir takım adet ve gelenekleri vardı. Bunlar halen bazı yerli ailelerde kısmın görülmektedir. İlkbaharda, Nisan ayının ortalarından sonra ev işleri artardı. Evvela sobalar sökülür, temizlenir, rutubetsiz bir yerde saklanır. Sıra halıların temizlenmesine gelirdi ki, ev halkı ile beraber komşuların yardımı da istenirdi. Halılar ve kilimler bahçede veya sokakta çırpılırdı. Halının üzerindeki tozlar süpürülerek naftalin saçılıp katlanır, serin bir yerde muhafaza edilirdi. Bu olaya göç denirdi. Bu arada yataklar ve minderlerin yünleri dökülür, değneklerle döğülür, temizlendikten sonra eski kılıflarına doldurulurdu. Bu eşyanın bazıları göçe konurdu. Odalardan kışlık serecekler kaldırıldıktan sonra bu defa sedir üzerine divan yastıkları üzerine kar gibi beyaz etekleri dantelli işlemeli yaygı ve örtüler serilirdi. Geniş odaların ortasına kilim yayılırdı. Bu işler yapılmadan önce duvarlar kireç ise badana toprak sıva ise "ak toprak" cilası yapılır. Oda taban tahtaları, dolap kapakları, pencere çerçeveleri fırça ile sürtülerek yıkanıp temizlenir, camlar silinirdi. Ev eşyasından sonda, kışlık yiyecekler yıkanır, kurutulur, naftalinlenerek temizler bohçalar içerisine konup, göçün üzerine bohça istifi yapılırdı.

    Bahar temizliği bittikten sonra sıra sebzelerin kurutulmasına gelir. Taze nane ve maydanoz alınır, bol suda temizce yıkanıp, sapları ayıklandıktan sonra gölgede kurutulurdu. Kurutma işleminden sonra, temiz keselere konarak izbe duvarlarındaki çivilere takılırdı. Meram ve çevresinden bağ evlerine göçülür ve yaz boyunca oralarda oturulurdu.

    Eskiden Konya'nın yerlileri, yağ, peynir, yoğurt ve süt ihtiyaçlarını çarşıdan karşılamazlar evlerinde besledikleri inek veya mandıralardan temin ederlerdi. Ayrıca güz ayında etlik yapmak için ve yine kışın kesmek maksadıyla 8-10 kadar koyun ve keçi alınır, ahırın bir tarafına bağlanıp, gündüzleri bahçede veya civar meralarda otlatılırdı. Güz aylarında bahar aylarına kadar ahır kapısı yanında toplanmış olan hayvanların gübreleri, ev halkının veya bu iş için tutulan işçi kadınların yardımıyla yapma veya mayız (tezek) denilen bir eşit kış yakacağı hazırlanır. Bunlar kışın tandıra ekmek yapmak için yakıldığı gibi odun yerine sobada da yakılır. Kuruyan yapmalar tandır civarında yakacak örtmesi veya yakacak damı denilen yerlerde intizamlı olarak kayılırdı.

    Yaz Hazırlığı : Meyveler bu mevsimde olur, kışın ev ihtiyacını karşılayacak miktarda vişne, kayısı, erik bahçede varsa ağaçlardan toplanır, yoksa çarşıdan satın alınırdı. Vişne reçelinden başka vişne şurubu da kış için kaynatılırdı. Diğer taraftan kayısı, erik, üzeri karanfille süslenmiş armut ve elma reçelleri hazırlanırdı. İçleri yeşil sırlı çömleklere reçeller doldurulur, ağızları okunup üflenerek ve ağız tadı ile yenmesi temennisiyle ağızları temiz bez örtüler örtülür ve bağlanır, izbenin serin olan duvar diplerine konulur. Reçellerden sonra sıra kurutmalara gelirdi. Sabah serinliğinde bahçedeki ağaçlardan toplanan kayısı, küfelere toplanarak ikindi serinliğinde damın temiz bir yerine örtü veya hasır serilerek kayısılar üzerine ayrılıp kurutulmaya bırakılırdı.

    Erik ve diğer meyvalarda aynı tarzda kurutulurdu. Kayısı ve erik meyvası fazla olgunlaşmış durumda olursa süzgeçten geçirilerek, içleri yağlanmış bakır tepsilere pestil yapılmak üzere dökülürdü.

    Kışın hoşaflık için vişne, elma kurutulur, bazıları kabukları soyulur dilimlere ayrılarak kurutulmaya hazırlanırdı. Ayrıca yaz mevsiminde evin ihtiyacını karşılayacak nisbette domates salçası çıkarılır, kabak, patlıcan ve biberleri içleri oyularak kurutulurdu. Bazı sebzelerde ince dilimler halinde dam üzerinde kurutulmaya bırakılırdı. Yaz aylarının sonlarına doğru sıra bulgur yapmaya ve nişasta çıkarmaya gelirdi. Bir kış mevsimi tarladan ve buğday pazarından yumuşak buğday alınır. Komşularla yardımlaşarak bulgur kaynatılırdı. Dama serilmiş olan örtülerin üzerine yayılarak kurutulur, iki günde kuruyan buğday çuvala konarak değirmende öğütülürdü. Bundan sonra sıra kışlık ekmek buğdayına gelirdi. Bir kış yetecek miktarda birkaç ton buğday alınır, temizlenip yıkanır, kurutulduktan sonra değirmene götürülerek öğütülür ve izbedeki un ambarına dökülür ve çuvallara konularak muhafaza edilirdi.

    Sonbahar mevsiminin de kış hazırlıkları başlardı. Bu hazırlıkların başında hiç şüphesiz üzüm bağı olanlar için pekmez, kaynatma gelirdi. Bağdan araba veya merkep üzerine yüklenmiş küfelerle üzüm eve getirilir, yakacakdamı yakınında bulunan çamaşırhaneye dökülür, salkımlardan iri ve sert olarak seçilerek sicimlerle birbirine bağlanır. İşte bu hazırlanmış Hevenk'ler tavan arası veya izbenin direklerine çakılmış çivilere asılırdı. Çaraşa doldurulan üzümler ayakta ezilmek suretiyle suyu çıkarılır, ak topraktan geçirilen bu şıra üzerinde kaynatılır, leğenden kazana alınarak soğutulmaya bırakılırdı. Pekmez kaynarken bir kısmının içerisine kuru kayısı dilimlenmiş yahut ufak bütün kabak, patlıcan atılarak pekmezli reçel elde edilirdi. Pekmez hazırlığı bittikten sonra sıra turşu kurmaya gelirdi. Sırçalı küpçüklerle sebzesine göre ve evde en çok sevilen sebzelerin turşusu kurulurdu. Turşu sirkeleri çarşıdan ziyade evlerde hazırlanırdı. Bu sirke ekseriye pekmez için sıkılan üzümün posasından yapılırdı. Buna cıbra denirdi. Turşu hazırlığı bittikten sonra da sıra pastırma ve sucuk yapılmasına gelirdi. Çarşıdan alınan veya evde beslenen kısır inek veya güve kesilerek bir kısmından pastırma, bir kısmından sucuk yapılırda. Sığır eti sucuğunun sert olmaması için bir veya iki keçi-koyun kesilerek, etleri karıştırılırdı. Pastırmalar denge konulduktan sonra sucuklar doldurulup kurutulur. Ayrıca kışın hazır olması ve çarşıdan et alınmaması için (etlik yapma) denilen kavurma hazırlanırdı. Pazardan alınan 5-6 koyun veya keçi, yada ufak bir sığır, eve getirilen kasap tarafından kesilerek etleri komşuların yardımıyla doğranır, bir kısmı da kemikli olmak üzere kıyma denilen kavurma hazırlanırdı. Kavurma piştikten sonra yardımda bulunmuş olan komşuların evlerine birer sahanın içerisi ekmekli kavurma gönderilirdi. ki buna (ekmek salması) denir.

    Sıra en son kışlık yakacağı gelir. Ekseriye kışlık yakacak bahardan alınıp kırılarak yapılır, halılar ve kilimler göçlerden çıkartılarak serilir, sobalar kurutulur, kışlık giyecek eşyaları bohçalardan çıkarılarak giyime hazırlanır, bundan sonra günlük ev işleri başlardı.
    Başa Dön
    Warning: include(ickisimorta.php) [function.include]: failed to open stream: No such file or directory in /home/yarasli/public_html/kultur.php on line 470

    Warning: include() [function.include]: Failed opening 'ickisimorta.php' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/yarasli/public_html/kultur.php on line 470

  • Yaraşlı Köyü Resmi web Sitesine Hoş Geldiniz.

    Sponsor



    Çocuklarımız



    Sizden



    Atalarımız



    Yaraşlıdan



    Site Dizayn ve kodlama © Kral Hosting 2004-2006 Tüm Hakları Saklıdır